4 results listed
Amasya’nın Merzifon ilçesinde dünyaya gelen ve Halvetiyye-Cemaliyye
tarikatının Sünbüliyye kolu, kendisine nispet edilen Sünbül Sinan’ın asıl adı
Yusuf Sinan’dır. Sünbül lakabı şeyhi, Cemâl-i Halvetî tarafından kendisine
verilmiştir. Daha sonra ise bu lakapla meşhur olmuştur. II. Bayezid, Yavuz
Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman dönemlerini yaşayan Sünbül Sinan,
oldukça aktif geçen bir hayata sahiptir. Sufimiz önce medrese eğitimi almıştır.
Bu eğitim esnasında tasavvufî düşünceye muhaliftir. Ancak şeyhi ve mürşidi
Cemâl-i Halvetî ile karşılaşınca bu görüş ve düşüncelerinden vazgeçip;
tasavvufî eğitimine onun gözetiminde başlayıp üç senede seyr ü sülûkünü
tamamlayarak hilafet icâzetini alıp, Mısır’a halkı irşadla görevlendirilmiştir.
Hocası ve şeyhi Cemâl-i Halvetî’nin vefatından sonra Koca Mustafa Paşa
Dergâhında postnişin olmuştur. Bu tarihten vefatına kadar, kendi adıyla
anılacak olan bu dergâhta irşad faaliyetini sürdürmüştür. Bu tekkede
müridlerinin eğitimi ile uğraşırken cuma günleri Ayasofya ve Fatih
camilerinde vaaz vermiştir. Bu gelenek Sünbül Sinan’dan sonraki şeyhlerle
devam etmiştir. Çünkü bu tekkede göreve gelen mürşidler genelde medrese
kökenli, zahir ve batın ilimlerine sahip kimselerdir. Sufimiz 1529 yılında
İstanbul’da vefat etmiş; cenaze namazı Fâtih Camii’nde Kemalpaşazâde
tarafından kıldırılmış ve görev yaptığı Koca Mustafa Paşa dergâhının
hazîresine defnedilmiştir.
Zahiri ve bâtıni ilimlere vakıf olan Sünbül Sinan birçok eser kaleme almıştır.
Bu eserleri yanında, Bursalı Mehmed Tahir Efendi’in belirttiğine göre, Sünbül
Sinan'ın bazı arifane ilahileri bulunmaktadır. "Gel ey salik diyem bir söz ki
haktır" mısrasıyla başlayan on beyitlik bir ilahisi bestelenmiş ve tekkelerde
zikir törenleri sırasında okuna gelmiştir. Bu ilahi, Cabbarzâde (Çapanzâde)
Mehmet Ârif Bey “Miftâh-ı Hazâin-i Rahmâniyye” adıyla şerh edilmiştir. Bu
çalışmada Cabbarzâde Mehmet Ârif Bey’in bu şerhi çerçevesinde Sünbül
Sinan’nın tasavvufî görüş ve düşünceleri izah edilmeye çalışılacaktır.
International Congress of Human and Social Sciences Research
İTOBİAD
Halim GÜL
The Sufism two concepts, havf and reca, are marked by various metaphors in the works of
Mevlana Celaleddan-i Rumi, the great Sufi and the philosopher. Havf; fear of a bad event that
will occur in the future of the heart is burning and uncomfortable. Because man is afraid that
something he doesn't like or that he doesn't get what he wants. The fear implied here is to fear
that man who is away from Allah and to act in contradiction with him. Of course, the amount of
this fear is proportional to the servant of God knows. As a matter of fact, the Prophet (p.): “In The
beginning of wisdom is fear of Allah.” The reca, which is the opposite of the Havf, is the taste
that the heart feels like waiting for something like Havf. The anticipated and expected thing is
based on several reasons. If these reasons have been fulfilled, waiting for the beautiful thing to happen is called reca. But expecting to have that thing without fulfilling these reasons is not a
reca but wish. The wish leads people to inertia and laziness, and does not lead them to the path
of exertion and effort. The case of the owner of Reca is exactly the opposite. Therefore, the reca is
good and beautiful but the wish is bad and ugly. Islamic religious is a religion built on fear and
hope. This is because the Qur'an commands the human being to be distant from the overdoing
and understatement and to give importance to the principle of balance. For this reason, the role
of fear and hope in human life is mentioned together. It is not possible to understand or disclose
Mevlana from the two main sources of Islam, the Qur'an and the Sunna, which shape its beliefs
and faith. Mevlana's real thought must be sought in the light of his works and words, rather than
the epic books written after his death and his rumors are controversial. Because when his
thoughts are examined in a careful and systematic integrity, it will be seen that all his works were
written to express the belief in oneness which is the basis of Islam based on the verses of the
Qur'an and the hadith of the prophet. In the light of these explanations, we will try to examine
the thoughts of Mevlana about havf and reca with the outlines of Mevlana’s work, who lives with
the Qur’an and tries to interpret the orders of Allah in the way that people can understand
International Congress of Human and Social Sciences Research
İTOBİAD
Halim GÜL
Tasavvufi iki kavram olan havf ve recâ, büyük sûfî ve düşünür Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî,
eserlerinde çeşitli metaforlarla işarette bulunulmaktadır. Havf; gelecekte vuku bulacak kötü bir
olaydan korkarak kalbin yanması, rahatsız olmasıdır. Çünkü insan ya başına hoşlanmadığı bir
şeyin gelmesinden veya arzu ettiği bir şeyi elde edememekten korkar. Burada kastedilen korku,
insanın, Allah’ın kendisinden uzak kalmasından, O’nun gözünden düşürecek aykırı
davranışlarda bulunmaktan korkmaktır. Tabi bu korkunun miktarı kulun Allah’ı bilmesi ile
orantılıdır. Nitekim Peygamber (s.): “Hikmetin başı Allah korkusudur.” Havfın zıttı olan recâ ise
havf gibi gelecekte vuku bulacak bir şeyi beklemek ve ummaktan kalbin duyduğu lezzettir.
Umulan ve beklenen şeyin olması, birtakım sebeplere dayanır. Eğer bu sebepler yerine getirilmiş
ise o güzel şeyin olmasını beklemeğe, recâ denir. Fakat bu sebepleri yerine getirmeden o şeyin
olmasını beklemek reca değil temenni olur. Temenni ise insanı atalete ve tembelliğe sevk eder,
cehd ve gayret sarfetme yoluna sevk etmez. Recâ sahibinin durumu ise tam bunun aksinedir. O
halde recâ iyi ve güzeldir, fakat temenni fena ve çirkindir. İslam dini korku ve ümid üzerine inşa
edilmiş bir dindir. Çünkü Kur’ân, insana ifrat ve tefritten uzak ve denge prensibine önem
vermeyi, yani vasat bir kimse olmayı emretmektedir. Bu nedenle insan hayatında korkunun ve
ümidin rolü birlikte zikredilmektedir. Mevlânâ"yı, düşüncesine ve inancına şekil veren İslam’ın
iki ana kaynağından yani Kur’an ve sünnetten soyutlayarak anlamak ya da anlatmak mümkün
değildir. Mevlânâ’nın gerçek düşüncesi, ölümünden sonra yazılan ve sıhhati tartışmalı
rivayetlerden oluşan “menâkıp” kitaplarından ziyade, kendi eserlerinin ve sözlerinin ışığında
aranmalıdır. Çünkü düşünceleri dikkatli ve sistematik bir bütünlük içinde incelendiğinde, bütün
eserlerinin Kur"an ayetlerinden ve peygamberin hadislerinden hareketle İslam’ın esası olan
tevhit inancını dile getirmek üzere yazıldığı görülecektir. Bu açıklamalardan hareketle,
çalışmamızda, hayatını Kur’an ile yaşayan, bütün eserlerinde Allah"ın emirlerini insanlara tefsir
etmeye, onların anlayabileceği seviyeye çekmeye çalışan Mevlânâ"nın “havf ve recâ” konusunda
ne düşündüğünü öncelikle kendi eserlerinden yola çıkarak ana hatlarıyla incelemeye çalışacağız
International Congress of Human and Social Sciences Research
İTOBİAD
Halim GÜL
On dokuzuncu asra gelinceye kadar Osmanlı Devleti tekke ve tarikatlara doğrudan müdahale etmemiştir. Fakat
bazı zamanlarda tarikatlarla irtibatı olan kişi ve guruplar takibata alınmış ise de bunun münferit ve harici birtakım
sebeplerden kaynaklandığı kanaatindeyiz.
Devletin tekkeleri denetleme işlemine 1793 tarihinde bir grup şeyh efendinin müracaatı sonucunda çıkan
fermanla şeyhlerden bir meclis oluşturularak başlandığı görülmektedir. Bu meclise, şeyh ve müritlerden itikadı bozuk
olanların tespit edilerek saraya bildirilmesi, kendi başına tekke açanların menedilmesi gibi görevler verilmiştir. Yine bu
fermana göre Eyüp, Galat ve Üsküdar’da tekke açmak ve zikir yaptırmak isteyen şeyhler, o bölgelerde sahih itikada
sahip ve kabul görmüş şeyhlerin izin ve bilgisi dâhilinde bunları yapabilecekleri ifade edilmiştir.
Aslında devletin tekke ve tarikatları denetlemek için çıkardığı ilk remi ferman 1227/1812 tarihlidir. Bu
fermanda, meşihatı boşalan tekkelere şeyh tayin etme işlemi, merkez tekkede görev yapan şeyhin diğer şeyhlerle
görüşmesi sonucunda seçilen kişi hakkında şeyhülislamlığın görüşünün alınması şeklinde olacağı belirtilmiştir. Hâlbuki
daha önce tekke geleneğinde o tekkenin şeyhi, vefat etmeden öce yerine geçecek şeyhi belirlerdi. Bu fermanla gelenek
bozulmuş, bu görev merkez tekke postnişinine ve Şeyhülislamlığ’a tevdi edilmiş oluyordu. Bu fermanla içişlerindeki
bağımsızlıklarını kaybeden tekkeler, diğer yandan, 1241/1826 yılında kurulan Evkaf-ı Hümayun Nezaret’ine de
vakıfları bağlanıp nezaretin kontrolüne girerek iktisadi bağımsızlıklarını da kaybetmiş, maddi yönden devlete bağımlı
hale gelmişler, böylece şeyhlerde devletten maaş alan bir memur haline getirilmişlerdir.
Bu iki fermanla tekkelere müdahale edildiği ve bunun sonucunda birtakım problemlerin çıktığı 1252/1836
yılında yayınlanan ferman ortaya koymaktadır. Söz konusu fermanda, şeyhlik makamı boşalan tekkelere, hakimler
tarafından tarikata mensubiyeti ve tasavvufî eğitimi alıp almadığı meçhul olan şahısların tevcih edilmesi için i‘lâm
hazırlandığı ve bunun da tekkelerde bir takım sıkıntılara neden olduğu belirtilmektedir. Aynı tarihte II. Mahmut, tarikat
ve tasavvuf mensuplarının uyması gereken bazı kuralları içeren bir ferman yayınlamıştır. Aslında bu fermanla Meclis-i
Meşayıh’a giden yolda önemli bir adım atılmış oluyordu.
Bu tebliğimizde, Meclis-i Meşayıh’ın kısaca tarihçesinden bahsettikten sonra, İstanbul Müftülüğü Meşihat
Arşivi’nde “Meclis-i Meşâyıh Defterleri” başlığında bulunan kırk dokuz defter taranıp, tespit edilen Safranbolulu sufiler
incelenmeye çalışılmıştır.
Uluslararası Geçmişten Günümüze Karabük ve Çevresinde Dini, İlmi ve Kültürel Hayat Sempozyumu
UGGKS2019
Halim GÜL